Aşkın Sırrı – Öykü Odabaş

“Peki karıcım ne lan?” diye inledim. Her aklıma gelişimde ürküyordum.
Damatlığının son düzenlemelerini yapan Demir ile göz göze gelip, o son cümle her aklımıza geldiğinde olduğu gibi kafamızı yine salladık.
“Abi, biz bu hatunlara buz gibi bakış yolladığımızda sessiz emirler veriyorduk etrafa. Sorması ayıp ne zaman ipleri kaptırdık?” dedi Demir.
“Ben baştan kaptırdıydım sanırım, şimdi geri alıyorum,” diye kendini savunan Poyraz’a kahkahalarla güldük.
“He koçum he.” Rüzgâr oldukça eğleniyordu bu durumla.
“Sen hiç konuşma. Masal daha yeni açılıyor. Seni de göreceğiz güzelim,” diye içeri giren Toprak’a hala pek yüz vermiyorduk. “Lan sikecem. Neyin afrasındasınız? Karımın karnı şimdiden burnunda, üç tane can taşıyor içinde. Kızı üzünce mutlu mu olacaktınız?” Sinirle koltuğa kendisini bıraktığında gözlerimizin içine bakıyordu. “Ha ne oldu sebze işine onay verdim de. Bir hafta geçti üstünden kaç kere sebze yediniz? Aynı tas aynı hamam devam ediyoruz.” Haklıydı haklı olmasına, çok fazla sebze yemeği yememiştik ama bir tane vardı ki… O akşamı hiç birimiz unutamıyorduk. Eminim!
“Enginar yedik abi!” dedim dişlerimin arasından.
Herkes buz gibi olmuştu bir an. Toprak’ın bile söyleyecek bir şeyi yoktu. O gün hepimizin gözlerinin önünden geçiyordu biliyorum.
“Neyse. Yarayı ne kadar deşerseniz o kadar acıtır. Unutalım.” Haklıydık. Unutmak en iyisiydi… Hiç yaşanmamış gibi; hiç var olmamış gibi davranmalıydık. Bir daha öyle bir gün yaşamak istemiyorduk. Enginar ne ya?

3567 kez okundu